Siyasetin en büyük sınavı, dün söyledikleriyle bugün yaptıkları arasındaki mesafedir. O mesafe büyüdükçe güven azalır; güven azaldıkça da toplumun hafızası daha fazla sınanır. “Terörsüz Türkiye” hedefi elbette bu ülkenin ortak..
Siyasetin en büyük sınavı, dün söyledikleriyle bugün yaptıkları arasındaki mesafedir. O mesafe büyüdükçe güven azalır; güven azaldıkça da toplumun hafızası daha fazla sınanır.
“Terörsüz Türkiye” hedefi elbette bu ülkenin ortak temennisidir. Silahların susması, anaların gözyaşının dinmesi, terörün tamamen tarihe karışması herkesin arzu edeceği bir neticedir. Buna itiraz etmek akıl kârı değildir.
Fakat bu hedefe giderken kullanılan dilin ve siyasal hafızanın nasıl değiştiğini de görmezden gelemeyiz.
Bir dönem Abdullah Öcalan’a “Sayın” diyenler mahkeme salonlarında yargılandı, siyaset sahnesinde ağır eleştirilerin hedefi oldu. “İmralı” ifadesi bile başlı başına siyasi tartışma konusuydu. Bugün ise aynı ismin “Önder” olarak anılmasını, kanaat önderi gibi sunulmasını, hatta bunu milliyetçi siyasetin içinden gelen aktörlerin dahi telaffuz edebilmesini şaşkınlıkla izliyoruz.
Bu manzara bana Erzurum’da yıllardır anlatılan meşhur bir fıkrayı hatırlattı.
Hacı amca ile hacı teyze hacca giderler. Sıra Arafat’tan sonra şeytan taşlamaya gelir. Hacı teyze yedi taşı attıktan sonra öfkesini alamaz. Yerden daha büyük taşlar toplar, onları da fırlatır. Yetmez, avuçladığı ne varsa atar. Sonunda ayağındaki terliği çıkarıp şeytana doğru savuracakken hacı amca kolundan tutar:
“Dur hatun, ne yapıyorsun?”
Hacı teyze şaşkınlıkla bakar.
Hacı amca devam eder:
“Sonuçta bu da bir zamanlar meleklerin başıydı. Cennetten kovuldu ama ne olur ne olmaz… Belki bir af çıkar, belki görevine iade edilir. Sonra mahcup olmayalım. Sen herkes gibi sadece leblebileri at.”
Erzurum fıkraları çoğu zaman güldürür; ama bazen güldürürken düşündürür.
Bugün yaşanan tartışmalar da tam olarak bunu çağrıştırıyor. Dün en ağır sıfatlarla anılan bir isimin, bugün farklı bir üslupla anılması ister istemez insanlara bu fıkrayı hatırlatıyor.
Elbette devletler güvenlik politikalarını değiştirebilir. Müzakere yöntemleri değişebilir. Konjonktür farklı kararları zorunlu kılabilir. Bunlar siyasetin tabiatında vardır.
Ancak değişmeyen tek şeyin hakikat olması gerekir.
Toplumun hafızasını zorlayan da tam burasıdır.
Dün “Bunu söylemek ihanettir.” denilen bir cümlenin bugün devlet aklının gereği olarak sunulması, dün aynı ifadeyi kullananların mahkûm edilip bugün benzer ifadelerin normalleşmesi, insanlarda şu soruyu doğuruyor:
Değişen gerçekten hakikat mi, yoksa sadece siyasal ihtiyaçlar mı?
Siyaset, dün söylediklerini unutarak yol alamaz. Çünkü toplum unutmaz. Hele Anadolu hiç unutmaz.
Erzurum’un bir fıkrası bazen onlarca siyasi analizden daha güçlüdür.
Kıssadan hisse şudur:
İnsanlar değil, ilkeler kalıcı olursa devlet ciddiyeti güçlenir. Dün kullanılan ölçü bugün de geçerli olmalıdır. Aksi hâlde toplum, söylenen sözlere değil, rüzgârın yönüne göre değişen hitaplara bakarak siyaset okumaya başlar.
Ve işte o zaman mesele sadece bir isim tartışması olmaktan çıkar; devletin söylem tutarlılığı tartışmasına dönüşür.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.